13 Aralık Perşembe günü Oğuz Atay'ın ölüm
yıldönümüdür. Öleli tam tamına 30 yıl olmuş demek. Birçok etkinlik
yapılıyor, ama beni bu yazıyı yazmaya iten Murathan Mungan'ın Oğuz
Atay'a yazdığı "mektubu" oldu biraz da. Çok iyi bir yazardır Murathan,
yazdığı mektup, yazarlığı kadar çok iyi bir mektuptur. Döne döne okudum birkaç
kez. Sevenleri, insana böylesi mektuplar yazsa keşke; her zaman!
Birçok şeyin yanında "Tutunamayanlar"la ilgili kişisel
serüvenini anlatmış şair. Elindeki, Sinan Yayınları'ndan çıkan kitabın birinci
ya da ikinci olacak hatırlamıyor; eksik cildini bulmak için Ankara kitapçılarını
didik didik etmiş, sonra da İstanbul sahaflarını altüst etmiş, nihayet bulmuş,
bulduktan sonra da "kitabı herkesten fazla beğenmeye hazır bir halde" okumaya
başlamış. Murathan'ın yazdıklarını okurken, kendi serüvenim geldi aklıma.
Herkesin bir Oğuz Atay'ı okuma macerası var nasılsa.
On yedi yıl önceydi. Sivas'ta acemi eğitimimi tamamlamış,
Samandıra'da orman içinde bir askeri garnizonda gönderileceğim birliği
bekliyordum. Bahardı, ağaçlar tomurcuk açmaya hazırlanıyordu, o yıl yaman geçen
kışın döktürdüğü milyarlarca ağaç yaprağını o devasa ormanın içinde bize
toplatıyorlardı. Asker, boş bırakmaya gelmez hesabı!
Ben yine de boşluk yaratıyordum. Bulabildiğim her fırsatta
yaprak toplamaktan "kaytarıyor", ormanın derinliklerinde bir ağacın duldasına
sığınıyor, "Tutunamayanlar"ı okuyordum. Gazetecilik yapıyordum o sırada. Romanı
okudukça tuhaf bir duyguya kapıldığımı hatırlıyorum. Bir anda çevremde gördüğüm
herkes, ama istisnasız herkes romanın bir kahramanının kılığına bürünüp yanıma
gelmişti. Romanın derinliklerine dalınca, vazgeçtim Oğuz Atay'ın
kahramanlarına taktığı isimlerden, kahramanlara kendi tanıdıklarımın isimlerini
verdim. Hayatın gerçeği ile sanatın gerçeği birbirine karıştı, bir oyuna dönüştü
sonra da... Müthiş eğlendiğimi hatırlıyorum o ormanın derinliklerinde on gün
boyunca...
Oğuz Atay kanıma girdi böylece. Sonra yazdığı her şeyi
okudum... Yetinmedim, hakkında yazılan her şeyi de...
Zamanla Oğuz Atay'la aramda, bütün Oğuz Atay
"fanatikleri" gibi bir başka ilişki kuruldu. Çok hayıflandım ölümüne. "Yaşasaydı
daha neler yazardı"yı geçirdim aklımdan... Başka dillere çevrileseydi eğer Nobel
alır mıydı sorusuyla boğuştum uzun süre. •**
Yazının tam burasına gelmiştim ki, bir poşet dolusu kitap
geldi İletişim Yayınları'ndan. Naylon torbadan bir de "Oğuz Atay'a
Armağan, Türk Edebiyatının 'Oyun/Bozan'ı" kitabı çıktı. Handan İnci
hazırlamış. Hızlı hızlı karıştırmaya başladım. Murathan Mungan'ın bir
dergide karşıma çıkan "mektubu" bu kitapta da vardı. Bir kez daha okudum ve
gözüm Orhan Koçak'ın yazısına ilişti.
Orhan Koçak yazısına, "Oğuz Atay çözümsüzlüğün
yazarıydı" başlığını uygun görmüştü. Yazının sonuna baktım, "14 Aralık
1992, Özgür Gündem" notu düşülmüştü dibine. Yazıyı tanımıştım; evet bu yazı,
o yazıydı! Yazıyı ben koymuştum o sayfaya. Demek ki tarih 13 Aralık
1992 olmalı. Gazetede sabah toplantısındayız. Herkes gündeminde ne olup
bittiğini aktardıktan sonra sıra bana geldi; Kültür-Sanat Servisinin editörüyüm
o sıra.
Gazetenin Genel Yayın Yönetmeni Şükrü Gülmüş...
Şükrü Gülmüş, sanırım 12 yıl yattıktan sonra bir yıl önce çıkmış
hapisten; "yetkiyi" aldıktan sonra da "perspektif versin diye "başımıza"
atanmış. Yaptığımız gazeteyi hiç beğenmiyor. Kafasında bir gazete modeli var,
onu hayata geçirmeye azimli, dayanamayıp bir gün "tecrübesini" sordum: "Ben tam
tamına 9 yıl boyunca hapishanede duvar gazetesi çıkardım" dedi gururla.
Pes bile demedim! Neyse, sıra benim gündemime gelince: "Bugün
Oğuz Atay'ın ölüm yıldönümü, haftada bir gün bize kitap sayfası
hazırlayan Orhan Koçak, Oğuz Atay'la ilgili bir yazı yazmış, onu manşet
yapacağım" dedim.
Şükrü Gülmüş, biraz alaycı, biraz da meraklı gözlerle
bana bakıp: "Oğuz Atay da kim? Ben hapishanede binlerce yazarın kitabını
okudum, Oğuz Atay adını hiç duymadım" dedi.
Ne kadar doğru bir soru sorduğunun farkında değildi aslında.
"Valla Oğuz Atay'ın kendisine bile 'Oğuz Atay da kim?' diye
sorsaydın, ne bileyim ben derdi" dedim.
Cevabımla tatmin olmamış olmalı ki: "Peki Orhan Koçak
kim?" diye sordu bu kez. "Ha o mu, onu tanıyorum, o bir alim" dedim.
• • •
Ölümünün 30. yılında bir yığın anı gündeme gelecek ya Oğuz
Atay'a dair, bir tanesini de ben anlatayım dedim.
Muhsin Kızılkaya
Birgün